Bilge Olmak İstiyorum

Bilge Olmak İstiyorum

 

Ne kadar çaresiz olursak olalım, ne kadar bunalımda ve bataklıkta olursak olalım, unutmayalım ki bizler yüce rabbimizin kullarıyız. Bizim sahibimiz O’dur. O bize hiçbir zaman zulmetmez. O bizi sever. Öyle olmasa hala yaşayabilir miydik?  Yeryüzünde tasarrufta bulunabilir miydik? Dünyaya bir bakın ve tüm canlı cansız varlıkların nasıl harıl harıl çalıştıklarını görün. Bu döngü hep birlikte sözleşmiş gibi el ele vererek hayatı ayakta tutar. Bu hayatın bir anlamı olmalıdır ki bu anlam, asla yemek içmek ve üremek ve ölmek ile sınırlı olamaz. Allah (c.c) bize daima bir çıkış-kurtuluş yolu gösterir. Dünyadaki tüm dertler ve sıkıntılar birleştirildiğinde,  tüm ömür boyunca çekilen çileler ahirette çekilecek bir günlük azap ile karşılaştırılabilir mi? Lütfen bu basit muhasebeyi yapalım. Başımızı ellerimizin arasına koyalım ve düşünelim.  Bizim için nefes aldığımız sürece asla geç sayılmaz. Mevlana “ Ne olursan ol, yine gel!” diyor.  Kalplerimiz karanlıklara boğulmuş olsa da, dünya çıkarları ile ve ihtirasları ile simsiyah hale gelmiş olsa da, onu temizlemenin yolu, Allah’a yönelmektir. O’na yönelmenin yolu, zikirle başlamaktır. Zikir kalpleri temizler. Temizlenen kalpler ibadeti daha büyük coşku ile yapar. Coşku arttıkça ibadet de artar. Kalpler nur ile dolup taşmaya başlar. İşte kitabımızın başında bahsettiğimiz kemale ermek bu yolla olur.

  • Öncelikle kişi kendini araştıracak içsel sorgular yapacak.
  • Sonra kendini bulma yolunda bir kapı açılacak.
  • Kişi zihnin kölesi olmaktan kurtulmak için ve gerçeğin bilgisine varmak için kalbini ve eylemlerini temiz tutacak.
  • Kişi ibadetlerini tam yapacak ve Allah’a (c.c) kalben dua ederek kendisini doğru yola iletmesi için derin bir samimiyetle dua edecek.
  • Kişi zikre başlayacak.
  • Zikir esnasında kendisine gösterilen vizyonların güzelliği ile sarhoş olmayıp yoluna devam edecek.
  • Kişi kendini kelimenin tam anlamı ile idrak edecek.
  • Kişi bu andan sonra yeryüzüne inmeye ve insanlar arasına karışmaya hazır olur.
  • Kişi yeryüzündeki esas amacının farkına varacak.
  • Dünyaya neler katabileceğini ortaya çıkaracak.
  • Dünyada aldığı her nefesin her salisenin kıymetini tam bilecek ve her anın lezzetini yaşarken, kendisine verilen bu yaşamın bir armağan olduğunun bilincinde olacak.
  • Yaptığı her eylemde, gizliden gizliye kendisini destekleyen evrenin gizli mekanizmalarının yardımlarını açık olarak görecek.
  • İşte kişinin kazanımları bunlar olacak…
  • Ya da sıradan yaşamına devam edip bedeninin ihtiyaçları için çırpınacak ve son nefesinde bu beden de onun elinden alındığında nelere yatırım yaptığını görüp zamanı geri getirme ve her şeyi düzeltme arzusu ile yanıp tutuşacak. Ruhun bedenden çekilişi ve tasarrufunu kaybedişi acı ile gerçekleşecek.

 

Ruhun tekamül etmesi için Allah’a ibadet etmek ona şükretmek ve her zaman ona tevekkül etmek gerekir. Yeryüzünde gezinin ve bakın. Tamamen yapayalnız olduğunuzu göreceksiniz. Size Allah’tan başka dost yoktur. Kalabalıklar sizi kuruntularınızdan tamamen kurtaramaz. Bu dünyaya yalnız geldik ve yalnız gideceğiz. Fani dünyanın fani metaları size mutlak mutluluğu kesintisiz olarak vermez. Arzularınıza bakın. Bir şey dilersiniz ve o şey bin bir emek ve zorlukla gerçekleştiğinde başka bir şey dilersiniz. Gittikçe dilekleriniz artmaya başlar. Ardı arkası kesilmez. Elde ettiğiniz şeyler sizi kısa süre mutlu eder. Sonra eldekiler sizi tatmin etmemeye başlar. Bu kez daha büyük ve daha büyük şeyler arzularsınız. Çok susamış olarak uykuya daldığınız oldu mu? Rüyada bir kaynaktan doya doya su içersiniz ve susuzluğunuz asla geçmez. Dünyadaki metalara olan arzular da aynen böyledir. Siz elde ettikçe daha fazlasını ister ve hiçbir zaman tatmin olmazsınız. O halde burada bir yanlışlık var. Bu yanlışlığı her sağlam akıl net olarak görebilir.Biz mutluluğu yanlış yerde arıyoruz. Onu bulamadığımıza göre yanlış yerde arıyor olmalıyız. Dünyada mutlak mutluluk elde edilemez. Bu gerçeği görmek istemeyenlere sözümüz yoktur. Fakat görmek isteyenlere çok sözümüz vardır.

 

 

Herhangi bir arzu, ne kadar büyük olursa olsun gerçekleştirildiği halde, bize mutlak mutluluk ve huzur yolunu açmıyor! Birinci tespitimiz budur. Arzuyu gerçekleştirdiğimizde belli bir süre kısıtlı olarak belli bir mutluluk yaşıyoruz sonra da o mutluluk bayatlıyor, gittikçe sıradanlaşıyor. Yani bize azalmayan mutluluğu ve huzuru sağlamıyor. Yaratılışı gereği mutluluğa kilitlenmiş insan, bu küçük hazzı aldıktan sonra şimdi daha büyük arzuları gerçekleştirerek mutlu olmaya çalışıyor. Bu kez daha fazla çalışma ve enerji harcanıyor. Bir üst basamakta gerçekleştirilmesi daha zor olan arzu da gerçekleştiriliyor. Ancak bir sorun var yine. Bu da kısa bir süre mutluluk veriyor. Sonra yine her şey sıradanlaşıyor. Biz ise mutlak mutluluğu arıyoruz. Yani azalmayan değişmeyen mutluluğu arıyoruz. Fakat binlerce arzumuzun büyük bir kısmını gerçekleştirdikçe bu sürekliliğin devam etmediğini görüyoruz. O halde ne yapmamız gerekiyor? Daha büyük bir dünyevi arzunun peşinden mi koşmalıyız? Tüm arzularını fazlasıyla tatmin eden insanlar tanıyorum ama onlar da mutlak huzuru hala arıyorlar. O halde başka yerde aramalıyız bu mutlak mutluluğu… Hep dışarıda aradık ve bulamadık şimdi de içeride arayalım. Belki de mutluluğun kaynağı hiç bakmadığımız içimizdedir?

 

 

Arayış hiç bitmiyor

 

 

Belki de bizim kaderimiz aramaktır. Daima doğumdan ölüme kadar aramak… Zor bir görev ama bunu yapmak zorundayız. Yanılgımız, duyularımızın ibrelerinin gösterdiği dış dünyada aramaktan geliyor. Aradığımız şey dışarıda değil içeride olabilir. O halde içeriye bakalım. Yine kitabın başındaki sorgulara başvuracağız. Özümüzü bulup ortaya çıkarmadan, bize mutlak mutluluk verilmeyecek. Hayatın her alanında, kendini bulmadan yapılacak her iş tam olmayacak ve evrenin kalbini kazanmayacak… Küçük mutluluklarla yetinmeyen insan, arayışına devam edecek. Yükseldiği her zirvede, aradığı şeyi bulamayınca daha yüksekleri hedefleyecek. Bu, dibi olmayan bir kuyuya bir şeyler atarak doldurma çabasına benziyor. Hakiki huzur ve mutluluk dışarıda değil. İçsel sorgularla iç aleme yönelerek o karanlığı aydınlatmak gerekiyor.

 

 

Mutlak Mutluluğu arayış

Bize mutlak mutluluğu verecek olan tek şey; sonsuz kudret sahibi olan ve ezelden ebede var olan yüce yaratıcımızın rızasını kazanma arayışıdır. Bu arayışla yatar ve bu arayışla kalkarsak, kısa bir süre içinde dosdoğru yolda olduğumuzun bilgisi ve sezgisi de gelecektir. Zikir ile kalpleri temizlemek, ve manevi alemlerde seyahatler etmenin verdiği lezzetlerin sarhoşluğu ile yetinmeden, O’na, sadece O’na kavuşma arzusu ile yanıp tutuşmak en büyük saadettir.

“Her şeyin bir menba-ı ( kaynak) vardır, ihlas ve takvanın menba-ı ariflerin kalbidir.”  Künuzud Dekaik/ Hadisi Şerif

Bu hadis-i şerifte neden ihlas ve takvanın kaynağının alimlerin değil de ariflerin kalbi olduğunu düşünelim. Arifler ile alimler arasında derin farkı kavrayalım. Kitabımızda Şems Tebrizi’nin bir arif olarak Mevlana’yı ziyaret ettiğini ve ona manevi alemleri açtığından bahsetmiştik. İlk tanışmada Mevlana yüksek bilgili bir alim idi ancak henüz bir arif değildi. Alimlere manevi alemler açık olmayabilir. Onlar talebe yetiştirir ve fetvalar verirler ve insanların günlük manevi ve dini problemlerine ilişkin çözümler sunarlar. Dünyadaki sorunları çözerler. Kitaplar okurlar ve kitaplar yazarlar… Ariflerin ise alim olmak gibi bir dertleri çabaları yoktur. Direkt olarak bir insanın arif (gerçekten bilen) olabilmesi için –Allah (c.c.) nasip ederse-  Bu yolda arif olan bir Mürşidin talimatları ile hareket ederek zikir yolu ile ilerlemesi, nefsi terbiye etmesi kalbi temizlemesi ibadetini aksatmadan yapması ve iyi ve hayırlı işlerde çalışması gerekir. Böyle yapılırsa gizli alemlerin perdeleri aralanır, keşifler açılmaya başlar. Arayışını iç aleme odaklayan bir insan için manevi alemlerin sırları birer birer izin verilen ölçüde kendisine açılır.  Böyle bir zatın dünyanın küçük çıkarları ve sahte zenginlikleri ile ne işi olabilir?  Alim ile arif arasındaki farka dikkat edin. Takvanın menba-ı ariflerin kalbidir sözü şimdi daha iyi anlaşılmış oluyor.

 

 

Ermişlerin Anlaşılmayan Dili

 

 

Ermiş olarak kabul ettiğimiz, çizginin ötesine geçmeyi başarmış birçok büyük insanın yanında zaman geçirme fırsatı yakaladınız mı? Onların yanında iken anlam veremeyeceğiniz bir feyz veya pozitif enerji akar. Sükûnet tüm benliğinizi kuşatır. Bu insanlardan aldığınız bir enerji vardır. Ancak iş söze ve sözcüklere geldiğinde kelimelerin cılız kapasiteleri ağır yükler taşıyamayacak kadar zayıf tasarlanmışlardır. Belki de gündelik sosyal yaşamı daha kolay kılmaya yardımcı olan birer iletişim araçları olan kelimeler, engin duygu aktarımı söz konusu olduğunda iyi bir taşıyıcı değildirler. Kullanıla kullanıla ve değişik manalara çekile çevrile adeta kelimelerin rengi solmuş gibidir. Kelimeler çarşıda pazarda borsada bankada çok iş yaparlar. Fakat iş, bir ermişten feyz aktarmaya geldiğinde kelimelerin rengi soluklaşır, kamburları ortaya çıkar yarı yolda yükün altında ezilir kalırlar. Karşı tarafa yüklerini ulaştıramazlar. Zaman zaman yeryüzüne ermişler ışık saçmak için gelirler. Etrafa yaydıkları ışıktan ve feyzden çok az kişi yararlanır. Onlar birçok şey anlatırlar. Fakat algılayabilen çok azdır. Bana göre, sessizlik ve sükunet kanalı ile çok daha fazla feyz aktarılabilir. Bilgelerin sözleri zamanın bir noktasına hapsedilmeyecek enginliktedir.  Bir ermişin sözünü okyanusun sularının toplamına benzetirsek, bir müridin algısını bir su bardağına benzetebiliriz. O bir bardak su, kapasitesinden fazlasını alamaz. Eğer doldurmaya devam ederseniz, bardaktan su taşar. Ama bardağın alabileceği su miktarı değişmez. Ermişler karmaşık konuşmazlar, aksine çok sade konuşurlar fakat karmaşık algılarımız ermişlerin bu sade sözlerini karmaşıklaştırır. Öyle ki içinden çıkılmaz bir hale çevirir. Zihin yapısı gereği karmaşayı sever. Basit bir gerçeği algılamak onun işine gelmez.

 

 

Ermişleri Nasıl Anlayacağız

 

 

Ermişleri ya da çizginin ötesine geçmiş olanların dilini nasıl anlayacağız? Onları anlamak için kulaklarımızı değil kalbimizi de açmamız gerekiyor. Yani bir erenin sözünü idrak etmek için yüksek bir sezgiye açık bir kalbe sahip olmamız gerekiyor. Sözlü münakaşalar ve tartışmalar, zihni tatmin etmeye yöneliktir. Biz bu noktada kalbi tatmin etmeye odaklıyız. Dolayısı ile sorulacak her bir soruya verilen cevap, bir başka soruyu getirecektir. Sonra başka bir cevap ve başka bir soru… Bu soruların ve cevapların sonu asla gelmez. Mantık düzlemi yeterli gelmez. Konu tamamen manevi alemle alakalı olduğu için bu noktada kalp sezgi kanalları açık olmalıdır.

 

Kalp çoğu zaman sessizlikte huzur bulur. Çoğu zaman kalp, bir başka kalpten, sözcüklere yüklenmeden ve zihin filtrelerinden geçirilip cılızlaştırılmadan bilgeliği alabilir. Bilgeliğin aktarımı sözcüklerle değil feyz kanalı ile olur. Sözcükler çok az bir güce sahiptirler. Üstelik aynı sözcük farklı zihinlerde farklı açılımlara yol açar. Yani bir kelime, farklı insanlarda farklı şekillerde anlaşılır. Oysa sessizlik, herkes için sessizliktir. Bu araç en eski ve en güvenilir iletişim aracımızdır. Bu nedenle ermişler çok az konuşurlar. Çok az söz kullanırlar. İletişimleri kalpten kalbedir. Çok güçlü sezgileri ile uyuyan diğer sezgileri sessizce uyandırmaktadırlar. Erenlerin dili sadedir. Gerçeğin bilgisinin bilgeliğin özünün söz ile aktarılmayacağını bilirler. Ne söylenirse söylensin, yanlış anlaşılacaktır. Bu nedenledir ki ermişlerin çoğu süslü sözcüklere başvurur. Onları anlamanın en iyi yolu, onların sözlerini kalp ile dinlemektir. Sözleri kafadaki torna tezgahından geçirmeden direkt olarak kulaktan kalbe iletmek ve oradan feyz almaya çalışmak en doğrusudur.

“Cümleler doğrudur sen doğru isen, Cümleler bulunmaz sen eğri isen!” Yunus Emre

Aynı kelimeyi bir ermişin ağzından dinlemek ile bir sıradan faninin ağzından dinlemek aynı etkiyi yaratıyor mu? Elbette hayır! O halde kelimelerin değil, kaynağın gücüne odaklanalım. Bir insan kalben hazır ve samimi değilse, ona ne söylenirse söylensin verilmek isteneni alamaz.  Eğer bir insan samimi ise ve gerçekten bilmeyi istiyorsa her cümle söz lakırdı birden bire onu dönüştürebilir.

“Mal da yalan mülk de yalan, var sen de biraz oyalan!” Yunus Emre

Tek bir cümle ile dünya hayatının ne kadar gereksiz bir oyalamacadan ibaret olduğunu anlatan sade bir anlatım.  Bu anlatımı Yunus Emre’den alınca farklı bir tesir alıyor insan…

“Cennet cennet dedikleri, birkaç köşk ile birkaç huri. İsteyene ver onları, bana seni gerek seni!” Yunus Emre

İşte bu isteklerin en azametlisidir. Dileklerin şahıdır. Bir insanın ruhunun tekamülünün zirvesinin zirvesidir. Cennetleri ve içindekileri istemem, sadece seni isterim Ya Rab! Bu derin aşkı bir Yunus bir de Rabia Adeviyye’de görmek mümkün… O da cennet ve cehennemlerin üstünde en zirvelerden paye dileyen yüksek bir görüşe sahip ermişlerdendi.

“Her söz sadir olduğu kalbin kisvesine bürünmüş halde ortaya çıkar” Muhyiddin-i Arabi

Bir söz söylersiniz, o sözü tam olarak sizin kavradığınız bir biçimde ifade edersiniz. Fakat bu ifade sizin kalbinizin genişliği ve enginliği kadar engindir. Daha fazla değildir. Öte yandan sizin kalbiniz ne kadar çok geniş ve engin olursa olsun, karşınızdakilerin kalbi dar ve alıcıları zayıf ise onlara bir şeyler aktaramazsınız. O halde kalpleri feyz alacak kadar temiz berrak ve geniş hale getirmeliyiz ki bunun yolu “zikir”dir.

“Bazen namaz ve oruçta bulamadığınız bir feyzi, bela ve mihnette bulursunuz!” Muhyiddin-i Arabi

Bela geldiğinde, hepimiz bir korkuya çaresizliğe kapılırız. Bu bela bize Allah’a yalvarmak ve çıkar yol istemek gibi bir kapı açar. Ruh gerçekten daraldığında yöneleceği tek yer kendi kaynağıdır. Allah bütün ruhların sahibidir. Ruhlar onun merhameti ile refaha kavuşur. O’ndan uzaklaştıkça kasvete buhrana ve karanlığa bürünürler. Zaman zaman alt planlar tarafından planlanmış musibetler ve belaların gönderilmesi tesadüf değildir. Hayatta her şey bir gizli plan dahilinde yürür. Allah’ın sabrının sonsuz olması, ve biz insanların unutkan ve yüzeysel muhakemeye sahip olması göz önüne alındığında bir kötülük yapan bir insan, belki 20 yıla kadar hiçbir ceza görmediğinde evreni sahipsiz sanmak gibi aptalca bir özgüven içine girer. Alt planda gizli olan programlar ve güçler bu şahsın hem dünyada hem de ahirette ceza görmesi için emellerini sabırla uygulamaya başlarlar. Ne de olsa insanın Allah’tan kaçacak bir yeri yoktur! Sonsuz enginliği ile uzayda ve uzayın dışındaki alemlerde O’ndan kaçıp kurtulacak tek bir alan kıyı köşe yoktur. Hepimiz O’nun merhameti ile ayaktayız. Hikayemize dönelim… Planlar sabırla işler. Aradan 20 yıl geçer ve insanın başına o işlediği kötülüğün misli ile cevap gelir. Yeryüzü sahnesinde, yaptıkları kötülüklerin cezasını görmediğini iddia eden insanlar da vardır. Bu insanlar içinde bulundukları belaların şiddeti ile uyuşmuş insanlardır. Çoğu bu bela ve musibetin farkında bile olmazlar. Tüm planı görmek lütfundan ve görüsünden yoksun olarak küçük ayrıntılara takılı kalırlar.Hayatım boyunca hayatlarını ve eserlerini araştırdığım her arif insan, dünya hayatının bir zindan olmasından yakınır. Kaba fiziksel evrenlere sığamayan “Ruh” küçücük bir samanyoluna ve onun içindeki küçücük bir güneş sistemine ve onun da içinde küçücük bir gezegene ve onun içinde küçücük bir coğrafyaya ve onun da içinde küçücük bir bedene bağlı kalıyor. Özgürleşmiş ruhlar için bu durum acı vericidir.

 

 

tasavvuf, tasavvufun dili, tasavvuf nedir, letaif açmak, sufizm, 

The following two tabs change content below.

Enerji Mühendisliği

Güncel Teknoloji haberlerinin yayınlandığı platform...

Latest posts by Enerji Mühendisliği (see all)

Enerji Mühendisliği

Güncel Teknoloji haberlerinin yayınlandığı platform...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Copy Protected by Chetan's WP-Copyprotect.