Maddi Zenginlik ve Manevi Zenginlik

Maddi Zenginlik ve Manevi Zenginlik

“Maddi zenginlik, aslında gerçek krallığımızı ararken bir yanlış anlama sonucu peşinden koştuğumuz, bazılarımızın yakaladığı bazılarımızın ise ömrünün sonuna kadar kovaladığı bir mutluluk aracıdır. Öyle güçlü bir yapay dürtüdür ki; insan, hayatının sonuna kadar maddi zenginlik peşinde koşabilir. Maddi zenginliği gerçekten elde etmiş olan binlerce insan, aradığı gerçek zenginliği burada bulamadığını görmüş ve hayatını boşa harcamış olmanın verdiği derin üzüntüyü paylaşacak insan bile bulamadan göçüp gitmiştir. Maddi zenginlik insana bu dünyada kaba fiziksel alemde istediği bir çok şeyi almasına ve kısa bir süre mutlu olmasına yardım eden bir araçtır. Öyle ki oyuncaklar biriktiren insan, elindeki oyuncakları kaybetmemek, onları korumak zorunda hisseder ve bu onu daha çok mutsuz eder. Dünyevi zenginliği elde etmiş olan bir insan, bu zenginliğin verdiği konfora alışır. Bu konfordan asla vazgeçemez. Ne var ki bu konfor, zaman geçtikçe onun için sıradan bir konfor olmaya başlar. Daha aşağısını kabul etmemekle beraber, bu konforla da başı beladadır. Bu kez biraz daha yükseğe tırmanmaya çalışır. Zirveye doğru çıkarken ulaştığı her noktada biraz mutluluk kırıntısı bulur. Onu yutar sindirir ve yine acıkır. Oysa içgüdüsünün temelinde bu insan, bir amaçla yola çıkmıştı. Tüm amacı bu hayat arenasında rahat ve huzurlu yaşamaktı. Maddi zenginlik hırsının peşinden koşmasının temel amacı buydu.

 

 

Maddi zenginliği Bulanlar, gerçek mutluluk burada değil diyor, diğerleri hala onu maddi zenginlikte arıyor!

Mutlak mutluluk başlıklı yazımda, varlığımızın esas amacının tükenmeyen huzuru ve mutluluğu aramaya programlı olduğunu, bu lükse zaten ezelden beri sahip olduğumuzu ve dünya hayatında bu güdünün insanoğlunu mutluluğu aramaya  ittiğini, onun da mutluluğu yanlış yollarda aradığını belirtmiştim. İnsan hata yapıyor ve gelip geçici bedenini rahat ettirmeye çalışmakla yetiniyor. Sanıyor ki onun bedeni gerçek varlığıdır. Oysa bedenin ihtiyaçlarının en iyi şekilde karşılanması mutlak mutluluğu getirmeye yetmiyor. İyi bir araba iyi bir şato milyonlarca dolarlık servet yatlar ve katlar göz kamaştırıyor ve insanları daha kolay kullanmanın yolunu açıyor. Ancak insan gözünü kapattığında ve dış dünyadan tamamen soyutlandığında içeride karanlıktan başka bir şey görmüyor. Dünyaca ünlü edebiyatçılardan biri olan  Halil Cibran bir eserinde bir zenginin düşünün, bir fakirinkinden daha şatafatlı olmadığını vurgular. Haksız da değildir. Gözlerimizi kapattığımızda ve dünyadan soyutlandığımızda yani tamamen yapayalnız kaldığımızda bu dünyadan hiçbir ah almadığımızın rahatlığı içinde isek gerçek mutluluğa bir parça yaklaşmışızdır. Dünyada kazandıklarımız nerede kalacaktır? Tek bir çakıl taşı bile bize ait değildir.  O halde bu telaşın sebebi nedir? Dünyadaki hiçbir şey, bize ait değildir. Değişen dönüşen beliren ve ortadan kaybolan her şey istisnasız olarak, sonsuzluğa odaklı olan gerçek varlığımıza ait bir parça olamaz. Hepsi bizim dikkatimizi bu oyun sahnesine çekmek için tertiplenmiş birer oyalanma aracıdır. Tüm çaba oyunun içine çekmek ve bizi özümüzden uzaklaştırmaktır.  Bu büyük aldatıcı oyuna, Hindistan öğretilerinde <<Maya>> adı verilir. Maya bir perde olarak, insanın gerçek özü ile arasına çekilmiştir. Onu dışarıdaki dünyanın parlak çekici ışıklarına doğru iter. İçine atıldığımız bu azgın nehri dünya ve zaman olarak düşünürsek;  geri dönüş olmadan ilerliyoruz. Önümüzde neler var bilmiyoruz. Bir gün bu nehrin bir noktasında boğulacağımızı bile bile yükümüzü ağırlaştırıyoruz. Bir keresinde açgözlülükle ilgili bir hikaye duymuştum. Hikaye beni çok etkilemişti.

İnsanın Açgözlülüğü

Bir gün birkaç arkadaş, parasızlıktan bezmiş bir şekilde hayatlarının rotasını değiştirmek için planlar yaparken, korsan gemilerin sık sık battığı açıklarda hazine aramaya karar vermişler. Uzunca kayığı hazırlayıp tehlikelere göğüs gerip açık denize yelken açmışlar. Haftalarca hazine arayan bu 3 genç sonunda denizin altında gömülü 100 adet sandık altın yakut elmas yığınları bulmuşlar. Sandıkların içindeki altınları parça parça yüklenip yüzeye doğru yüzüyorlar ve kayığa atıp tekrar dalıyorlarmış. Kayık yükünü almış ve daha fazla doldurulması mümkün olmayacak şekilde dolup taşmış. Arkadaşlardan birisi atılmış ve demiş ki: “bu kayık daha fazla altın alabilir. Bizler kayığa tutunarak rüzgarın da yardımı ile çabucak eve dönebiliriz. Bu altınları bırakamayız. Yeniden döndüğümüzde onları yerinde bulamayabiliriz. Bu nedenle her üçümüz kayığa binmeyeceğiz ve kütlemiz kadar altını kayığa yükleyeceğiz. Sonra da kayığa tutunarak ve yelkenleri de açarak yavaş yavaş ilerleyeceğiz. Döndüğümüzde bu şehrin belki de bu ülkenin en zenginleri olacağız!” Demiş. Diğer iki arkadaş hak vermişler ve kayığı doldurmaya devam etmişler. Kayık nerdeyse batacak hale geldiğinde aşağıda onlarca  sandık daha altın duruyormuş. Diğer arkadaş atılmış ve üzerimizde de altın taşıyabiliriz. Zor yüzeriz ama işin sonunda ölüme kadar rahatlık var. Birkaç sandığı daha alabiliriz demiş. Sonunda her biri kendi ağırlığı kadar altını ceplerine boyunlarına ayaklarına dolamışlar ve tabi kayık da kendileri de denizin dibini boylamış. Boğulmadan önce, denizin dibine doğru sürüklenirlerken; etrafta batan onlarca kayık ve gemi daha görmüşler. Onlar da bu kahramanlarımız gibi açgözlülük etmişler ve tüm altınları yüklenmişler. Ama bir arpa boyu yol katedemeden boğulup gitmişler.

Mal hırsı dipsiz bir kuyu, sonu olmayan bir uzay boşluğuna düşmek gibidir. Asla bu hırs tatmin olmaz ve bu boşluk doldurulamaz. Ne kadar kazanırsanız kazanın hep daha büyük bir hedef koyacaksınız. Sonra daha büyük ve sonra daha büyük… En son bu yükün altında ezilip son nefesinizi verdiğinizde; diğer batık gemileri ve kayıkları görüşünüz içinizi çok yakacaktır. Tıpkı çölde serap gören bir adamın, serabın peşinden delice koşması ve hiçbir şey elde edememesi gibi, mal hırsının sonu daima hüsranla sonuçlanır. Pekiyi bu boşluk nereden gelmektedir?

Arayışımızdan!

 

Kaybettiğimiz cevherimizi, sonsuz huzuru yeniden ve dünya boyutunda arayışımızdan kaynaklanıyor. Ama  bu kez özgür bir ruh olarak değil, bir bedene hapsolmuş ve onunla özdeşleştiği için başı beladan kurtulmayan bir çileli ruh olarak… Bu arayış, kendini bulana kadar sürecek. Ölümler gelir ve geçer, boyutlar değişir. Ancak kendini buluş, imtihanın kazanılması için tek yoldur. Kendini bulmak bilgeliğin anahtarıdır. Kişi bilge olduğunda yüzünden beyaz ışık yaymaya başlamaz. Rahmetli kemal Sunal’ın filminde söylediği gibi; gözlerinden ışın filan çıkarmaz. Dış görünümüne herhangi  bir değişim yansıtmaz. Ancak o kendi başına bilir ki, çizgiyi aşmıştır ve kendini aradığı bunca süre sonunda arayış bitmiştir. Artık hayatın bir oyun olduğunun kesin bilgisi tüm varlığına işlemiştir. O artık kandırılamaz. İstediği zaman oyuna dalar ama oyunla oyun oynar. Hayatı  diğerleri gibi ciddiye almaz. Gözünü diktiği ufuk, sonsuz hayata odaklıdır. Dünyanın büyük değişimleri onu etkilemez. Bu Oyunda daha yüksek sesli bir gürültüdür sadece ve gelip geçecektir. Bu kimse hayata katılır ancak kendi varlığını katmaz ve kaptırmaz. Her an uyanık olduğu için tüm tuzaklara karşı son derece tetiktedir. Bir antilobun aslana karşı tetikte olması gibi, her an her saniye bu oyunun tehlikelerine karşı tetiktedir. Büründüğü rolü oynar. Dilenci ise dilenmeye devam eder, bakkal ise bakkallık yapmaya, ressam ise resim yapmaya devam eder. Ama bu kez her anın farkındadır. Hayatın farkındadır. Uyanıklığı ebediyen devam eder. Sessizce ve şükran duyguları içinde yaşadığı hayatın bir hediye olduğunu bilir, onu kabullenir ve ömrünü bu şekilde, uyanık ve tetikte tamamlar. Öldüğünde, geride açık kalan gözler bırakmaz. Müteşekkir olarak armağanı (hayatı) teslim eder.”

 

 

The following two tabs change content below.

Enerji Mühendisliği

Güncel Teknoloji haberlerinin yayınlandığı platform...

Latest posts by Enerji Mühendisliği (see all)

Enerji Mühendisliği

Güncel Teknoloji haberlerinin yayınlandığı platform...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Copy Protected by Chetan's WP-Copyprotect.